beğendiklerim

28 Ağustos 2009 Cuma

omurga

1.

omurgasını dik ve sağ eli kot pantolonun cebine gizlenmiş bir halde, gri çizgili beyaz gömleğinin üstteki iki düğmesi açık ve parlayan siyah rugan ayakkabıları uzaktan farkedilerek yürüdü trafiğe kapalı sokağın ortasından. yürüdü, yürüdü. kimseye bakmıyormuş gibi yaparak. yanından geçip giden yarı açık göğüs çatallarına tam geçiş anında çaktırmadan baktı. dolgun kalçaları ise çok uzaktayken seyretti, böylece anlaşılmayabilir miydi? ne de olsa, onun bu işlerle alakası yoktu da herkes ona hayran hayran bakardı. öyle bilinmesi daha işine gelirdi.

duramadı, eli yine sol cebinin üstündeki kılıfında saklanan telefonuna uzandı, aldı, saate bakıp yerine yerleştirdi. birkaç adım attı. duramadı. eli yine telefona uzandı. aldı, telefon rehberini karıştırdı, S harfini buldu, listelenen isimleri taradı, S..’nin üstüne gelince durdu, düşündü, bikaç adım daha attı ve aradı.

- efendim, dedi uykulu bir ses.

-merhaba, nasılsın?

-iyiyim, Soyasosu, sen nasılsın?

-işten yeni çıktım da, dolanıyodum, sizin oraya çok yakınım, evdeysen, seni alıyım mı, biraz takılırız.

- olur, var mı bi planın?

-yok ama yaparız işte bişeyler, bara filan gidelim mi?

-bakarız, gel bi o zaman.

telefonu kapattı, gülümseyerek adımlarını hızlandırdı,iki ilerdeki ara sokağa döndü, yolun sonundaki otoparka doğru ilerledi. bu kızla daha önce defalarca buluşmuştu. kız ona çok cilveli gelirdi. çoğu zaman içi giderdi. bir iki defa açıldı da aslında. onunla bişeyler yaşamak istediğini de dile getirdi. ama kız her şekilde reddetmişti. sadece arkadaş olabilirlermiş. sebebini sorguladı. kıza yeterince akıllı, yakışıklı ve karizmatik gelmemiş olabilirdi. daha özenli, daha ağır görünmeliydi. gözünün önüne kızın ince beli, büyük göğüsleri ve dar kalçaları geliyordu sürekli. dokunduğunu hayal etti, hem de bu gecenin sonunda. heyecanlıydı, iyice gülümsedi, arabasının kapısını açarken. klik klik. ve hareket etti aceleyle. ara sokaktan caddeye çıktı, hızla dönüp ışıkları kolladı ve devam etti. köşesinde eczanenin olduğu sokağa gelince sağa döndü ve bikaç bina ötede kızın oturduğu apartmanın önüne gelince durdu, bekledi. acaba ne giymişti?

kız gülümseyerek merdivenlerden indi, otomobilin kapısını açıp oturdu, selamlaştılar. elini uzattı kıza, kız da uzattı, öptüğünü hayal etti ama öpmedi. öylece gittiler…..

2.

kızı belinden sıkıca tutup kendine çekti, kız direndikçe daha sıkı tuttu ve dudaklarına dudaklarıyla bastırdı. kız başını iki yana doğru çekmeye çalıştı. durmadı, devam etti, ta ki kız çığlık atana kadar. o anda bıraktı kızı ve bu duruma anlam veremediğini söyledi, kız da istemediğini sadece. başka bir anlamı yoktu. olmayacaktı işte o kadar. ne vardı ki anlamayacak. ama anlamamıştı. neden olmasındı ki. onunla gelmişti sonuçta aradığında. bu aynı anlama gelmez miydi. gelmiyordu işte ama o da anlamıyordu…

3.

Omurgasını dik tutmaya çalışarak yürüdü. biraz zorlanmıştı. yüzünde mutsuz bir tebessümle, sağ eli cebinde, sol eli telefon kılıfının üstünde, düşündü, kimi arayabilirdi?

……

15 Temmuz 2009 Çarşamba

pil ve süt

yağmurun sesi çok tatlı gelince dışarıdan, dayanamadım, attım kendimi sokağa. biraz tadını çıkarmak için. ama tabi bi de mantıklı bahane buldum kendime, marketten pil ve süt de alırım diye çıktım. ağır ağır yürüdüm. akşamın ve yağmurun tadını çıkardım bi on dakika. “ne işim var benim bu saatte, burda” diyene kadar yürüdüm. sonra kendime bulduğum iş gereği markete girdim pil ve süt almak için. elimde pille bi de meyve sularını inceleyip bi tane kayısılı üzümlü aldıktan sonra arkamı döndüm, o ne? Tosbaa abi bana bakıp sırıtıyor hafif acımsı. – aa abi nassın, ne var ne yok?

           - iyiyim abisi sen nassın? 

           - iyi ben de işte. Mayoş uyuyo mu hala? Aramıştım bi ara da uyuyodu.

         - Sana bişey söyliyim mi? biz Mayoş’la on beş gündür filan ayrıyız. kadın en sonunda bıktı benden. 20 senedir kahrımı çekiyo.

           -olsun yaa alırsın gönlünü. toptan ayrılmazsınız, geçicidir.

         - yok bee, kadın en sonunda dayanamadı. içkiyi, sigarayı bıraktım. ama iş işten geçti. ben onu çok seviyom yaa. 40 yaşından sonra onsuz naparım ben. çocuklar da bana “haksızsın” diyor. çok seviyom onu çok. baksana şaka bile yapamıyom. çok üzülüyom.

          - sen de afilli bişiler yap da al gönlünü kadının. böyle üzülmekle olmaz.

        -napcam. önce iş bulayım bari.

        - iyi fikir.

       -meyve suyu mu aldın? ben de oğluma alıyım bari. bundan sonra içki yok. hadi görüşürüz.

      ne akşam ama….

2 Temmuz 2009 Perşembe

el

eller2 Boşlukta sallanan kontrolsüz bir el’im,

Kemiklerimde derman yok, neyi tutsam düşer gibi

Sebepsiz, amaçsız, karambole bir yolculuk

Tek bildiğim;

Bir daha dünyaya gelsem şimdiye kadar yaptığım seçimlerin zıddını denerdim.

Sırf meraktan, böyle olmasa, nasıl olurdu diye..

Bomboş bir sayfaya hiç yazılmamış bir öykü kahramanı gibiyim

Fallarım bile hep temiz çıkar benim, ay doğar fincanıma

Niye yok benim bir geleceğim?

Korkuyorum, bir gün aynada belirmeyecek mi siluetim?

Beni var eden şey, ayakta dikilmek

Sonra oturmak

Sonra gülmek

Sonra ne ne ne?

Bilmiyorum ne?

Bu satırları okur musun Tanrı?

Pikniğe gitsem nasıl olur?

nesne devamlılığı

Yarım kalamaz hiçbir şey diye ısrarımdan gına geldi.

Bıraksam da bişeyler de tadında kalsa.

Öyle ölmüşüz gibi devamı olmasa.

Sevincim çoğalmasa.

Tükenmese anlar.

Büyük bir karmaşayı çözerdim, nesne devamlılığım olmasa.

30 Haziran 2009 Salı

yine mi?

Yok yok yeter bu defa ağlamıcam. Her şeyimi tam da dümdüz etmişken, tüm bildiğim iyi komutları bir bir yüklemişken, tam da istediğim an bu demişken, sakın sakın sakın hortlama canavar. Bu defa tahammülüm yok sana. Bu defa girme kanıma. Bensiz gez biraz sokaklarda, beni bana bırak inzivamda. Yüzümde hüzünle gülümsemeye çalışmak istemiyorum. Beni bırak da defol bu defa. Sonra bir gün yine buluşuruz. Söz sana hıçkıra hıçkıra ağlıcam o gün. Ama bugün beni yalnız bırak. Lütfen.

2670_1111275579809_1164469647_343670_1518214_n

5 Haziran 2009 Cuma

off çok sıkıldım

gerçekten çok sıkıldım. ne zaman hayatıma bir erkek girse, bütün neşem kaçıyor, bütün dengem şaşıyor. kendi kendime bulduğum tüm sessizlik, huzur bir canavar tarafından katlediliyor resmen. bunun ne kadarı benim seçimim onu araştırıyorum şimdilerde. sanırım hepsi benim seçimim. yalnızken biri olsun diye kıvranıyorum, sonra belayı bulmuş gibi nasıl def edeceğimi şaşırıyorum. nefret ediyorum bu huyumdan, nefret, nefret, nefret. kurtulmalıyım bu dertten. ama nasıl?

24 Nisan 2009 Cuma

iyi..

Önemli sayılabilecek bütün işlerimi yoluna koydum. ödevlerimi birer birer hallediyorum. zamanlama her konuda iyi gidiyor. işimde de işler yolunda girmeye başladı. altı yıldır ilk kez gerçek anlamda kendimi işimi yaparken özgür hissediyorum ve ne yapmak istersem, neyin gerekli olduğuna inanıyorsam, onu yapıyorum, dilediğim kaynağı kullanarak.
tabi bütün bunlar hiç kolay olmadı. önce istemediğim insanları çıkardım hayatımdan. sonra dilediğim gibi hayır demeye başladım. dilediğim gibi kısmı önemli. hayır demeyi hep becerirdim ama eveliyip geveliyerek, kendimi sorgulayarak. ama şimdi dosdoğru hayır diyorum. "seninle konuşasım yok, bu kadar basit"
ve yeni tatları keşfediyorum insan ilişkilerinde. zaman ayırmayıp es geçtiklerimin içinde değerli sohbetler varmış. zevklerim de değişmiş tabii bu süreçte. çok sıkıldığım şeylerden keyif alabiliyorum artık. abuk takıntılardan mesela, "ne giycem bayramda", "hadi künefe yemeğe gidelim", "kuaförde 3 saat geçirmek" gibi.
para konusunda da uslandım sanırım. maaş yetiyor artık, hatta bazen artıyor bile. üstelik ıvır zıvıra gitmiyor giden. bakıyorum da ev halkını memnun edecek bişeyler alıyorum.
dahası da var.
Ayrılık acısı eskisi gibi değil artık. daha doğrusu acı değil. kısa zamanda sarılıyor yaralarım ve toparlanıyorum. hatta buna alışkanlıkların kırılması diyelim. daha çabuk oluyor her ne ise.
psikiyatrım duysa benimle gurur duyardı.
gerçekten iyiyim yani. hani "iyilik" hali işte. öyle.

14 Mart 2009 Cumartesi

hiç-bi-şey

Ağzımın tadı yok,

herşey sona erdi,

adın sanın yok,

tozun külün bile yok,

hiçbişeyin yok,

hiç bişeyin.

Benim de onulmaz yaralarım var,

En azından senin kadar sağlam köklerim var..

24 Şubat 2009 Salı

yorgunluk


eli kara çirkin niyetler, hesapçı bakışlar, hazır, planlı, ezberden diyaloglar..
yoruldum çok, ne varsa sanki.. hiç bişey yoksa, yarın yok. bu bile yeter bugünden tükenmeye. hiç bir beklenti, hiç bir istek ve niyet. öylesine başlayıp başladığı için biten, öylesine günler...
öylesine hevesler, geçmiş zamanlarda kalmış gibi hiç olmayacak gibi yeni rüyalar.
öylesine bitkin, öylesine...
sıradan bir gün.

3 Şubat 2009 Salı

Karanlıktaki Adam/Paul Auster

"... Er geç her ailenin başından olağanüstü olaylar geçer - korkunç suçlar, seller ve depremler, tuhaf kazalar,mucizevi biçimde talih kuşunun başa konması. Ayrıca gizleri, utanılacak sırları, içine dolduruldukları sandığın kapağı açılsa şaşkınlıktan ağzınızı açık bırakacak kadar çok gizli kapaklı şeyi olmayan bir tek aile yoktur dünyada.."
Son bir iki yılda başımıza gelenler için hep içimden geçirdiğim, "Neden biz?, neden ben? neden şu hiç sevmediğim insanlardan biri değil de biz, neden çok kıskandığım, dışarıdan öylesine mutlu huzurlu görünen şu birkaç örnek değil de , neden şehirdeki onca insan değil de, neden onca akrabanın içinde sadece biz?" , diyerek gerçekten, sıcacık lanet gibi bir öfke duygusunu sadece birkaç saniye giderebilmek için hiç bir sözcük, hiçbir teselli, hiçbir amaç, hiçbir ideal, hiçbir dua işte bu romanın bu ifadeleri kadar alnıma serin serin üflememişti.

30 Ocak 2009 Cuma

öylesine


Bulut geçti, göz yaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek bizim toprağın yeşilliğinde.

Ömer Hayyam

29 Ocak 2009 Perşembe

hoş vakit

"Amaç; hoş vakit geçirmek"
Bazı şeylerin amacı bu oluveriyor yaşarken; biriyle sohbet etmenin, pazar kahvaltılarının, birini ziyaret etmenin, telefon etmenin, mesaj yazmanın, yolculukta yapılan etkinliklerin- müzik dinlemek, okumak, yanındakini seceresini öğrenmek gibi-
Çalışmanın da amacı hoş vakit geçirmek diyecem, olmayacak, çünkü bazı işler doğası gereği sıkıcı olabilir, gerçi o insanın yeteneğine, ilgisine göre de değişebilir. Ama bir hastane görevlisi olsaydım, sıkılabilirdim, hoş vakit geçiremezdim.
Ama para kazanmanın amacı hoş vakit geçirmektir, diyebilirim. Bu devirde her şey parayla geçiyo zaten. Parasız kapıdan dışarı çıkılmaz, evde oturmak için de tabi ekstra para veriliyo bir sürü şeye. Bir nefes alınıyo sadece parasız işte, o da ne zamana kadar bilemeyiz.
Ama çok merak ediyorum, hani hoş vakit geçirmek için yapıyoruz ya birçok şeyi, ama sanki varoluş amacımız bu olamaz gibi geliyor. Düşünsenize, "hoş vakit geçirmek" için yaşıyorsak bile "hoş vakit geçirmek" için mi varolduk?
Şüphelerim var.Yaşama amacı ile varoluş amacı farklı şeyler gibi. Bir yaşam amacı belirlerken varoluş amacımı ıskalamaktan korkuyorum. Bunun için de hala bir amacım yok sanki. Yüz yaşıma da gelsem, öyle amaçsız gider miyim ne?

23 Ocak 2009 Cuma

değişiklik


Ne zamandır değişiklik istiyordum. Alışkanlıkları kırmak gibi bir değişiklik. İçindeki gerçek duyguları çok yakınlarına söyleyebilmek gibi bir değişiklik. İçinden geleni yapabilmek gibi. Vazgeçmek gibi. Terketmek gibi. Bedel ödemek gibi bir değişiklik.
ve becerdim. Sadece kalp atışlarımı takip ederek.. Hiç konuşmadan.. Hiç birşey için özür dileme gereği duymadan.. Hiç birşeye yanmadan.. Tereyağından kıl çeker gibi.. Heyecandan tir tir titreyerek, ayakta zor durarak, biraz canımı yakarak.. Biraz yüzüme gözüme bulaştırarak.. Biraz sersem gibi ama başardım..
Çok sevdiğimi düşündüğüm bir arkadaşımı ve şimdi değilse bile gelecekte çok sevebileceğimi düşündüğüm birini aynı anda, aynı noktada, aynı duygularla, aynı ruh durumuyla oracıkta terkettim.
Bunu yapacağımı o ana kadar bilmediğimi sanıyordum. Sanki bir olay bardağı taşırmış ya da sebep olmuş gibiydi. Onlar ne düşündü hiç bilmiyorum, en ufak bir fikrim yok. ama şimdi, yani o vazgeçişten-terkedişten sonra, korkmaya başlayınca yarın sabah pişman olmaktan, anlıyorum ki, bu kararı o anda almamışım. Zaten, gün içinde, uyandığımdan beri, içten içe ben bunu planlamışım; içimdeki bir ilişki katili, sinsice cinayet planları yapar gibi hazırlamışım bıçağımı, ipimi, silahımı, olanımı..
Vur emri geldiğinde ise, tepelerden bir yerlerden, son darbeyi yapıştırdım.. Benden başka hiç kimse, hiç bir olay, hiçbir dışsal gelişme bu suçun sorumlusu değildir.
ve şu ana kadar, bu yazıyı yazdığım sırada, halen bitmemiş şu cümlenin noktasından önce, ben yine de kendimi aklayabiliyorum. sebep aramaya gerek yok. canım öyle istedi.
Bu sefer buzzz gibi bir aklım ama biraz yanan bir ciğerim var.

21 Ocak 2009 Çarşamba

mutluluk

- neden benimle ilgilenmiyorsun sen_
- bilmem, istemezsin diye düşündüm.
- hep kendi kendine alıyosun bu kararları.
-haklısın.
-o gün neden öyle garip bir soru sordun? canın mı sıkkın hayırdır?
-canım sıkılıyo. boş durmaktan olsa gerek. kendimle ilgileniyorum boş kalınca
-mutluluğun peşinden koşmalısın, biliyosun, ter dökmeden, yorulmadan, acı çekmeden hiçbişey elde edilmez, edilse de tatlı gelmez.
- o kadar yorulduktan, acı çektikten sonra mutluluğu ne yapcam ki? hazır paketi varsa alıyım ama ben uğraşmak istemiyorum. eksik olsun!!!!

20 Ocak 2009 Salı

"Vakit"

"Onunla güzel vakit geçiriyoruz" dedi lafın orta yerinde. Bi an gözlerim büyüdü. farketti mi şaşkınlığımı bilmem. Sonra devam etti nasıl güzel vakit geçirdiklerine.
Bense orda kaldım. hala da oradayım. "Güzel vakit geçiriyoruz". Sonuçta "vakit geçiriyoruz". Ürperiyorum. Düşünsenize sevmek, sevilmek bi yana "güzel vakit geçiriyoruz". Çok mu abarttım bu zaman olgusunu, biraz öyle gelmeye başladı ama, otuz yaşına da gelmedim daha ama, sanki, içten içe köpürüyorum, kaynıyorum, zamanım elden gidiyor diye. Ne çıkacak bu fokurdamanın peşinden merak ediyorum çok. Ama çok daraldım, bunaldım. heyecanlandırmıyor beni yaşamak. Hele de vakit geçirmek, hele de biriyle vakit geçirmek, hele de biriyle güzel vakit geçirmek. Hiç hem de hiç heyecanlandırmıyor.
Koptum bu alemden. tepelerden bi yerlerden seyrediyorum da sanki, ne sıkıcı bi filmmişim gibi.
Bugün sordum bikaç kişiye, "sizce bende sıkıcı-itici olan nedir?" diye. kimi sorumu kapris gibi algıladı, defetti beni başından, kimi ciddiye aldı, geribildirim sundu; dengesizmişim ben, ne zaman sert davranacağım belli olmuyormuş, haklıydı da.
Yetmedi yine de, yetmedii bu kadar sorgulama.
Tuhaf bir ruh halindeyim. Hiç böyle sıkılmamıştım.

19 Ocak 2009 Pazartesi

haftasonu eğlenceleri

Haftasonları cafeler, mağazalar, oyun salonları, spor alanları, sinema salonları hep çok dolu. Bütün haftanın iş stresini üzerinden atmak için çalışanlar üst üste tüketir eğlence-dinlence mekanlarını. Hafta içi bu kadar çok vakit olmaz haliyle insanların kendilerine ayırabilecekleri. Onca yere girebilmek, bişeyler içebilmek, bişeyler izleyebilmek, bişeyler yiyebilmek, stres atabilmek için de türlü saçma -ya da hadi mantıklı olsun- oyuna ellerindeki üç beş kuruşu verirler. Maksat stres atıp yeni güne, yeni haftaya yenilenerek, enerjik başlamak, daha iyi bir çalışan olup çalışıp para kazanmaya ve vergisini ödemeye devam edebilmek. Ben işte en çok bu vergi lafına gıcığım. Bi de bizden birileri demez mi ""havasını soluyosunuz, suyunu içiyosunuz, tabi vergisini vereceksiniz" diye, "vergi alınmasa nasıl kalkınacak memleket?" diye. O zaman çileden çıkıyorum işte. Hadi artı değerin çalışanların değil de sermayenin yemesinden, hadi her yediğimiz, içtiğimiz, konuştuğumuzun anında katma değerini (niye bi anda değer katılıyosa aniden) ödememizden geçtim, hadi düşük maaştan filan da geçtim, ötv' sinden, öiv' sinden, 8 yıllık eğitime katkısından, hadi hepsinden geçtim de, pardon da, hiç kusura bakmayın, aç kalmak da değil şikayetim ama neden bu kadar yoğun bir biçimde zamanımız çalınarak bize dinlenmek için sadece üst üste tıkıştırılmak üzere bırakılmış iki günbırakılıyo? Hem eğlenip, hem dinlenip, hem yenilenip, hem şu hem bu şekilde yeniden kendimiz için değil de yeni iş günleri için hazırlanacak kadar zaman bırakılıyo? Kimin için dinleniyoruz anlamıyorum ki? Bana yetmiyo sıkış tıkış eğlence- dinlence- yeme-içme mekanları ve bir haftada kazandığımızdan daha fazlası gerek aslında o iki gün içinde yeni haftaya hazırlanmak için. Oysaki bizim öncelikli giderlerimiz var bir de evle ilgili olan.
Sadece yaşamak için dünyaya gelip de bu kadar çok zamanımızın başkaları için çalınması ve üstüne üstlük bir de içine doğduğumuz dünya kadar verginin boğazımız sıkılarak alınması bence hırsızlığın üstüne pişkinlikten başka hiçbirşey değil. O-la-maz-- İkna olmam buna.
Kimse farkında değil mi, bizler ö-lüm-lü-yüz ve zamanımız hiç de o kadar fazla değil. Çalışmak için yaşamak değil yaşamak için çalışmak da değil, yaşamak için yaşamak ve çalışmaktan zevk almak istiyorum. ne mümkün!!!

16 Ocak 2009 Cuma

acı-yoo


neresi acıyo?
bak burası.
işte tam burası
yok yok, burası,
bi de burası,
ama şurası daha çok acıyo
hatta burası da biraz acımakta

ama yine de asmadan ölmem gibi

kayıtsız

kayıtsızım doğan güne, varlıklara, canlılara, sayılara, toplara, oyunlara.. içimden gelmez hiç bir zaman şu oyunu da zevkle oynayalım şu insanlarla diye, canım istemez. oynadığımda da bencilimdir, yorulana kadardır dikkatim. vücudum pes diyince ben de pes derim, oyunun sürmesini, oyun arkadaşımın heyecanını hevesini görmezden gelirim. çok sinirlenirim mesela, bilgiyi yanlış değerlendirene, boş bulunana, az okuyana, iyi okumayana. yazık, belki de art niyeti yoktur da bilemediğinden öyle demiştir demem. kızarırım öfkeden. ne saçma ama di mi? çok az kişiyi candan severim ve önemserim. bazen duyguları acımasızca ezer geçerim. hoyrat biri miyim? ben neyim? gerçekten aşık olmam mesela? hep bi beklentim olmuştur. beklentim olmazsa ilgim de olmaz, düşünmem o insanı. boş biriyim. zeki hiç değilim. ben bu kadar sallamazken hiçbirşeyi, bütüüün bu kusurları niye sallarım hiç anlamıyorum. bi de bu düşünceleri salıversem.. başka ne kalır ki bana dert?
bi de bu kayıtsızlıktan çektiğim acı var tabi? ya-ppa-yall-nızz-ım tüüüm bu kayıtsızlığın içinde. ben bile yokk-um içinde. ne garip.. elim, ayağım, kolum, bacağım, kalbim, beynim, iç organlarım, dış organlarım, kanım ya-pa-yalnızzzzzz... ve sessizzzz.. ve kayıtsızzzzz.

15 Ocak 2009 Perşembe

buz gibi


duraktan eve yürürken gece, üşürken soğukta, aslında soğuktan değil de onun kayıtsızlığından yürürken karar vermiştim o ana kadar çoktan, bu ilişkinin beni mutlu etmediğine. aslında hiçbir ilişkinin mutlu etmediğine.. buz kestiğimi farkettim nihayet, bencilliğimi. yıllarca boşa üzülmüşüm sevilmiyorum, değer görmüyorum diye. aslında tek bir gerçek ilişkim oldu hayatım boyunca. tek bir gerçek arkadaş, tek bir insan. hayatımda tek. ne bir arkadaşımı candan sevdim, çıkarsız, yalansız, kendiliğimden, ne bir sevgilimi. tekk birr kişiyle gerçekten ilişki kurdum ve o da inanılmaz bir deneyimdi bu kadar buz kesmişliğin içinde. yılanlar sarmış gibi her yanımı, buzz gibiyim.

4 Ocak 2009 Pazar

dal..

mevsim sonbaharsa, ağaçlar temizler arındırır kendini. dalları kırılır, yaprakları dökülür, sessizlikte huzur arar, soğukta. bir insan da bir ağaca benzer. ilişkilerinden arınma biçimi bir ağacınkine benzer. özenle sardığı kurduğu ilişkileri bir bir temizler yeni ilkbaharda yeniden beslenmek için. 3-5 yıl da bir gelir benim sonbaharım. bazı insanları silkelerim dallarımdan. bazen dallarımı da silkelerim. dallar yapraklardan daha zor düşer. ama düşer. onlarsız dinlenmek gerekir önce. uyumak, uyumak, uyumak. sonra yeni güne baharmış gibi merhaba demek. bahar değilse bile bahara çevirmek. özlememek geçmişi, gömüp toprağa kuru dalları üstüne basa basa gitmek. şimdi ömrümün sonbaharı kışa karıştı. zamanında kırmadığım dalları kırma vakti şimdi. kopma zamanı yaralayan bir ilişkiden...